.. / Melikşah Altuntaş
Just another bant.tv Blogs weblog
Categories: Uncategorized

- Kırmızı halı azap gibiydi. Net!

- Neil Patrick Harris’in son iki yıldır Tony, Emmy demeden her bir ödül töreninde sunuculuk ya da solistlik performansıyla geceye renk katması gelenek oldu resmen. Geceyi Broadway şovunu andıran bir koreografi ve şarkıyla açtı kendisini. Yalnız biraz sıkıcıydı. Nerde geçen yılın Hugh Jackman’lı efsane opening number’ı, nerde bu!

- Alec Baldwin ile Steve Martin’in açılış şakalaşmaları bir parça hayalkırıklığıydı. Deli gibi gülmedik ama epey gülümsedik. Özellikle de George Clooney anlarında…

- Christoph Waltz’un yardımcı erkek oyuncu ödülü alması şaşırtıcı değildi ama adamı hala Altın Kürelere, Oscarlara yakıştıramıyorum. O kadar Cannes bi yüzü var ki, ne kadar zorlasa da olmuyor.

- En iyi film adayı on film gece boyunca o filmlerle bir şekilde bağlantılı kişiler tarafından sunuldu. Bir tek Samuel L. Jackson - Up bağlantısını kuramadım. Filmdeki Çomar’ı mı seslendirdi nedir?..

- Steve Martin, Amerika’nın Mehmet Ali Erbil’i resmen!

- John Hughes tribute’u resmen gözleri yaşarttı. Hughes filmleriyle ölümsüzleşen oyuncuların sahnede bir arada yer alması ve Hughes’un kendilerine kazandırdıkları hakkındaki konuşmaları acımı tazeledi adeta.

- Up’ın en iyi animasyonu alması sürpriz değildi elbette ama Fantastic Mr. Fox’a çok ayıp olmadı mı!

- The Hurt Locker’la en iyi orijinal senaryo ödülü Mark Boal’ın sonuna kadar hakkıydı ama cidden sonuna kadar. Çünkü filmin sonunda sorunlar var!

- Precious’a uyarlama senaryo Oscar’ı vermenin mantığı nedir! (Kızgınlıkla söyledim. Mantığını biliyoruz işte tamam. En iyi film adayı indie, senaryoyu kapar!

- Mo’Nique ödül konuşmasında ağlatmayarak bir ilke imza attı.

- Ben Stiler’ın Avatar aptiliği gecenin mumla aranan komik dakikalarındandı.

- The Road, A Serious Man gibi kusursuz görüntü yönetmenliklerini görmezden gelen akademinin görüntü yönetimi galibi Avatar! Peh!

- The White Ribbon ve A Prophet arasında süren rekabetin The Secret In Their Eyes’ı izleyen arkadaşlardan gelen yorumlardan sonra bu filmle sekteye uğratılacağını tahmin edeyazmıştım ki beklenen oldu!

- Bir anda sahneye So You Think You Can Dance dansçılarının fırlaması ve müzik adaylarını dansla birleştirmek nefis hareket! Thanks to Adam Shankman!

- En iyi erkek ve kadın oyuncuların geçen yıldan yadigar heyet-i umumiye tarafından teker teker övülmesi geleneği sürdürüldü. Tim Robbins’in Morgan Freeman’la ilgili anlattığı Shawshank Redemption anıları çok iyiymiş. Güldüm kendisine… Jeff Bridges da ayakta alkışlanmayı hak etmiyor da kim ediyor!

- “Mesela Sandra Bullock ediyor” diye düşünmüş olan Oscar salonu sakinlerini tek tek dövesim geldi. Bu çirkin, zayıf ve saçma sapan kadını ayakta alkışlamak da nesi! Bu ayakta alkışlanıyorsa Lauren Bacall’u neden ayakta alkışladınız! Onda bari amuda kalksaydınız, anca dengelenirdi… Bu Sandra’nın kendisini eze eze “Bana bu insanlarla aynı masada oturma fırsatı verdiğiniz için…” konuşmalarını da bi türlü çözemedim. Bu kadın Hollywood’a dün mü geldi! 15 yıldır çok ünlü bi yıldız zaten! Ne ki, Miley Cyrus filan mı sanıyo kendini acep?

- Kathryn Bigelow’a Oscar heykelciklerinden oluşan beşibiyerde taksalar yeriydi!

- Mark Boal’un James Cameron’a dönüp “Noooolduuu!” demesini beklerken, sarılıp öpüştüler! Bu ne uygar bir hareket! Hiç yakıştıramadım. Ben James Cameron olsam, Boal’un en az bir tutam saçını yumluğumun arasına hapsetmiş, çekerek yerinden kopararak anı olarak saklamıştım… Yine iyi dayandı o ve sıska karısı!

- The Hurt Locker bence aday on film arasından en iyi üçüncü filmdi (eski usül Altın Portakal style). A Serious Man ve Inglourious Basterds kendisinden daha iyi filmler. Ama böyle bir filmin 6 Oscar birden kazandığı bir törende ben en fazla mutlu olurum.

- Mutlu olurum olmasına ama bi daha bu kadar sıkıcı tören yapmayın yaa! Siz bi Oscarsınız… Aday filmlerin kalitesini yükselticem diye eğlenceli hiçbi şey bırakmamışsınız törende. Menopoz nöbeti gibi törendi allaama!

- O halde seneye görüşürüz şakası benden!..


Categories: Uncategorized

- Twitter cidden belaymış.

- Kafasına göre kopup gelen bi internet bağlantım var. Ağzımdan, hayatta duymadığım küfürler çıkartabiliyo. Beddua ve tehdit konusunda usta kişiliğim küfürde yer yer tıkansa da ortaya dinleyeni şok eden bazı kelime grupları çıkmıyor değil…

- Birkaç gün önce bahar gibi oldu ya, yazdan hemen soğudum. Gelmesini istemekten vazgeçtim. Sonra hemen yağmur çiseledi. Bu sefer de bu kararsızlık bozdu beni. Hava kendine çeki düzen verip, davranışlarını hale yola koymadan gocuklara da, baharlık ceketlere de küstüm afedersin. Ne yardan ne serden değil, ikisinden de geçiyorum artık!

- “Skins”in  bu sezonu ömür törpüsü olsaymış… Her bölüm keder, her bölüm ıstırap. Yemin ederim kemiklerim eriyo sızıdan. Biri azcık öfelese dökülecek gibiyim…

- Geçen Cumartesi akşamı köprü trafiğinde bir takside dünyanın en büyük eğlencesi koptu. Hepiniz kaçırdınız. Gerçi ben de bi kısmını kaçırdım çünkü o sırada panik atak tehditi ile baş başaydım.

- Bant yeni ofisine taşındı. Tam kasaba hayatı yaşamaya başladık. Evler birbirine yakın, yemek yediğimiz yer, içip eğlendiğimiz bar, bisiklet mesafesi! Bir daha asla yeni bir insanla tanışmama ihtimalimizden korkuyorum. Ayda bir konser olmasa kesinlikle semt de değiştirilmediğini farkettim. Dergicek zor durumdayız, yakında bir aksan da geliştiricez gibime geliyo. Bayaa yerlisi olduk…

- Derginin redaksiyon döneminde yemekten 2 kilo alıp, stresten 2 kilo verilmiş olunabilir?

- Türk dizilerini çok uzun yapmışlar. Halkın nabzını tutunca halktan biri oluyosun kısa sürede. Karakterlerin tuvalete gidip geldikleri zamanı bile kafanda oturtmak istiyosun.

- En güzel bi Türk dizilerimizden “Lost”, tarihinde ilk kez beni sinirlendirmeyi başardı. Galiba artık ufak bir öfke hissediyorum. Taşı çatlattın, benim gibi adamı bile bozdun “Lost”… Adalarda ışıksızım.

- Sürekli olarak cips, kola, nutella ve çekirdek tükettiğimden vücudumun her yerinde afedersin ısilik çıkmak üzere. Bu ne yaman tehditmiş! Ödüm kopuyor ama çitlemekten, kaşıklamaktan da kendimi alamıyorum. Yedin beni dizi izlerken ağzımın boş durmaması!..

- “Neşeli Hayat”ı izledim. “Vavien”i de izlemiştim. İkisi de harika değil ama eli yüzü düzgün ve umut vaat edici (Kime kime? Sana bana). Popüler sinema böyle yapılsa kimse ayaklanmaz mis gibi, iyi gibi, başarılı gibi Türk sineması olur. İklim değişir, Akdeniz olur.

- “The Lovely Bones” onu izlemem için elinden geleni yapıyo. Bi çakıcam, o olucak!

- Tek çocuk annesinin yeni blogdaki maceraları sürüyor. Yine ne çocuklu annelikler peşinde bi görseniz. Kalıbına sığmayan çocuklums…

- Yeni bir DVD rafı yerine yeni bir DVD dolabı alsam hem ben, hem de sağda solda eziklediğim güzel filmlerim refaha ericez ama üşengeçlik dünyanın en kötü etkileyen arkadaşı.

- Hal Hartley maratonu yapma zamanım yaklaşıyo, hissediyorum. Aylin, Uğur, Ece ya da Nur’un kanına girmem an meselesi… Hadi inşallah!

- Arkaodasız bir Cuma, Robinson’suz bir adaya benzedi. Öylesi tenha, öylesi virane…

- Baharatlı Lays’in çok yakında resmi sponsorum olmasını bekliyorum. En azından kalbe giden damarlarım tıkandığında bi baypas parasını çıkartır herhalde. Kocce şirket!

- Dizilerde filmlerde ölümlü mölümlü sahneler olunca çok heyecanlanıyorum. Hemen böyle o sahnenin duygusuna giresim oluyo. Kısa kesilip o anın yeterince suyunu sıkmadıklarında yemin ederim bozuluyorum bir seyirci olarak. Onca yakınlaştığım karaktere ağız tadıyla veda etmek, ardından üzülmek filan resmen en doğal hakkım. Bu hakkımla oynatmam! Sen duygu sömürüsü yapmakla suçlanacaksın diye ben doyasıya acı yaşamaktan alıkonulmamalıyım… (Bunu iyi düşündüm bence)


Categories: Uncategorized

Dünyanın takibi en gereksiz blogundan bir kez daha merhaba… Blogun ne olduğunu ve nasıl tutulduğunu bir iki ay önce anca idrak edebilmiş bir insan olarak şunu söylemeliyim ki “Oha lan hiç işim olmaz!”. Çünkü çok mesaili iş. İnsanın acayip vaktini alıyo ve ulaştığı kitle bakımından da büyük insafsızlık! Kimsenin bu kadar fazla cümleye ya da görsele ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Açın bakın, internet derya deniz! (Kendisi de daha yeni anlamış) O nedenle bir karar verdim ve artık bık bık bık bile diyemiyorum ne kadar saçma sapan bir işe giriştim bu yazıya başlayarak… Ne yapsam, artık yazmasam mı buraya, yoksa her zamanki gibi aklıma esende mi yazsam? Yoksa çıplak ama çok estetik insanların fotoğraflarını mı dizsem art arda? Yedin beni blog kavramı ve kullanım şekli!.. Dur biraz da derginin yazılarını yetiştiriyim…


Categories: Uncategorized

“Kadın yönetmenler” gibi bi ayrıma gitmek zorunda kalmamız çok acı biliyorum ama bundan başka türlü de ifade edilmiyor ki. Az olan her şeyin ötekileştirilmesi kadın yönetmenlerimizde de geçerli. Ve işte bu yönetmen kadınlar bu yıl bildiğiniz gibi kafayı yedi. Her biri çektikleri bi filmle yüreğimizi dağladı. Benim için dört tanesi bu yıl kendilerini iyice aştı. Onları size de anlatayım dur:

Jane Campion - Bright Star

Gerçekten akıl almaz! Film insanın aklından günler ve gecelerce çıkmıyor. Tamam eşi benzeri olmayan bir duygudan bahsetmiyor film ama o duyguya öyle büyük anlamları öyle naif bir görkemle yüklüyor ki insanın izlerken o dağlarda o bayırlarda onlarla birlikte yürüyüş yapası, etrafı koklayası, gözyaşı dökesi geliyor. Eşine az rastlanır güçte bir görsel ve işitsel şölen bu. İzlemeyen kaldıysa, durmasın! Campion’la yollarımız hiçbir zaman ayrılmamıştı belki ama uzun süre sonra ilk kez beni bu kadar kırgın ve aciz hissettirdi. Hem de tek suçu ihtişamlı olmaktı…

Kathryn Bigelaw - The Hurt Locker

Bigelaw’u bugün tanımadık. Zaten yetenekleri ve etkisine aşinaydık. Ama ne yalan söyleyeyim “Strange Days”den bu yana bana bu kadar heyecan veren bir işini izlememiştim. “The Hurt Locker”, bildiğiniz bütün savaş filmlerinden bir parça alıp, bildiğiniz tüm gerçekleri üzerine ekliyor ve bilmediğiniz hiçbir şeyden de bahsetmiyor. Ama film bir şekilde insanı içine hapsediyor. Herkese ve her şeye aynı anda küfrederken, başkaldırırken buluyorsunuz kendinizi. Mark Boall’ın dramatik yapı ile bir oyuncak gibi oynadığı senaryosunun da payı büyük elbette ama Bigelaw cidden inanılmaz bir işçilik çıkarıyor bu filmde. Lütfen çok abartıldığı için filmden ve kendisinden uzaklaşıp, soğumayalım.

Maren Ade - Alle Anderen

Film izleme işi bir tiyatro salonunda oturup sahnede olan bitene tanıklık etmekten kat kat farklıdır, malumunuz. Ama sinemada bazen bu sınırlar kalkmış gibi gelir ve siz abartılı oyunculuklar izleyip, yersiz bir sıkışmışlık içine hapsolarak, kendinizi bir yabancı gibi hissedersiniz. İşte Maren Ade tüm bu panik atak ortamını, bu ortamı hazırlayan elementleri bir arada bulundurmasına rağmen öyle etkili bir şekilde dağıtıyor ki, size de ancak bu filmde “karı-kocanın arasına giren” konumunda kalmak düşüyor. Enselerindesiniz ama bir o kadar da uzaksınız. Ve neyse ki harika bir yönetmenin kollarındasınız…

Claire Denis - 35 Rhums

Denis’le de aram biraz limoniydi ama her zaman bir tarafıyla çok özel olan filmler çektiği gerçeğini asla yadsımadım. Yine de artık içime işleyebilmesi konusundaki şüphelerim epey fazlaydı. Sonra Denis geçtiğimiz yıl 35 Rhums’la ağzımın ortasına bi tane patlattı. Hemen sesimi kestim ve salonun kuytu bir köşesinde ağlamaya başladım. Diğer seyirciler kadar perdeyi net göremiyordum artık. Islak gözlerimden her şey buğulanmıştı. Ama seçebildiğim tüm sesler ve gördüğüm her şey içimi ısıtmaya yetti. Şimdi son filmi “White Material”in yolunu gözlüyorum. Bir avuç tokat daha içün.


Categories: Uncategorized

DAMAGES (3. Sezon)

O ikinci sezon neydi öyle dostlar! Merak içinde izle, onca beklenti içine gir, sonra da düdük gibi sezon finaliyle hepimizi mağdur eden bir sezonla kalakal… Gerçekten de ikinci sezonla ayıbın büyüğünü yaptı “Damages” ekibi. Onca güzel kadroyu, gerilimi, hikayeyi heba etti. Ama geçirdiğimiz dakikalar yine de güzeldi. Yer yer keyif aldık. “I lied too.” gibi unutulmaz replik ve sahnelerle kalbimizden koparamadık yine bu 45 dakikalık dozlarla alınan sinir harbini…

Üçüncü sezon da geçtiğimiz haftalarda başladı nihayet. Konuk oyuncu listesi olsun, bu sezonun davası olsun, yine pek kallavi. Üstelik bu sefer epey de gelecek vaat ediyor. Az spoiler olucak ama işin içine bildiğimiz bi karakterin ölümü girince galiba “Damages”ın o sezonu tadından yenmiyor (bkz. ilk siizın)… Bu sezon da altı aylık periyot öncesi ve sonrasıyla heyecan dolu. Hikaye oldukça bağlayıcı ve Glenn Close’un yüzüne de adeta nur inmiş. Saçından mıdır, makyajından mıdır, ışığından mıdır bilinmez, Patty Hewes’lu tüm sahnelerde kadının yüzünde garip bi ışıltı var. Hayırlara vesile olsun diyor, ilk iki bölümüyle umut vaat edici 3. sezonun 3. bölümünün yolunu gözlüyoruz…

LOST (6. Sezon)

3. sezon muydu neydi, bizim yazarların hepten delirdikleri sezon finali hani… Desmond’ın “Yooğğ gonaa dayy brada!” diye diye Charlie’nin başını yediği, bunun boğulduğu, Jack’in Kate’e “We have to go back” dediği final işte. Hah, o gün bugündür “Lost” izlerken tam o noktada ekrana nasıl baktıysam, hala öyle bakıyorum. Orda bir şeyler oluyor ve ben sırasını da, olayını da anlamıyorum kesinlikle. Her şey dipsiz kuyu olduğundan ya da karmakarışık bi olay örgüsüne sahip olduğundan da değil de (kesin ondan) sanki böyle bi anlayasım gelmiyo. Çok da umrumda değil daha doğrusu ne olup bittiği. O an çok eğleniyorum, çok heyecanlanıyorum ama biri “ne izledin lan anlat bakalım!” dese “yani işte o şekilde bu şekilde…”den öteye gidebileceğimi sanmıyorum.

İşte ööylesine ekrana boş boş baktığım bir sezon daha yeni bölümüyle başladı. Yine nasıl heyecanlandım, nasıl anlamış gibi, olaylar arasında bağlantı kurmuş, meseleyi çözmüş gibi yaptım, bi görsen… Adeta o sayfalarca teori yazan, zorlama bağlantılar kuran gençlere dönmüştüm. Anladığımı anlatmak, düşündüğümü paylaşmak istiyordum. Arkadaşlarımdan birini aradım heyecanla. İzledin mi yeni bölümü dedim. Sonra bu bi saymaya başladı. Yok keşke izlemeseymiş bile de, biri buna anlatsa da olurmuş, artık hiçbi heyecanı kalmamış da bilmem neymiş… Bi sürü laf edip canımı sıkan bu madrabaz arkadaşım yüzünden belki sezon finaline kadar öyle boş boş bakmaya devam edicem “Lost”a. Hep bi anlayamamışlık, tam bi vakıf olamamışlıkla izleyip durucam bölümleri peş peşe. Hadi hayıllısı!

SKINS (4. Sezon)

Oha lan resmen bi yıl bekletti allahsızlar! Ama değmedi mi! Gerek Thomas, gerek Emily bölümü olsun, öylesi içli, öylesi güzeldi ki. Biliyorum aranızda bazılarınız yok ergen dizisi, yok ben bunun ilk bölümünü izledim sevmedim filan gibi ayın oyunlar ederek bu diziden elini ayağını çekme taraftarı… İşte onlar çok büyük yanlış içinde. Çünkü “Skins”, bildiğin iyi dizi. Hem duygulu gibi, hem güzel müzikli gibi, hem de olaylar olsun karakterler olsun, ne biliyim ben seviyorum (bir gün ben de cümle kurabilicem)…

4. sezon bombastik bir intihar vakasıyla açıldı ama korkmayın bizimkilerden birinin burnu bile kanamadı. Ama içten içe yıkılıyollar sanırım bu intihar karşısında. Her yeni bölümde kendini boşluğa bırakan bu kız arkadaş hakkında yeni bi gelişmemsi olacak gibi görünüyor. Cook’un bölümünü şimdiden heyecanla beklediğimiz bu günler içinde şunu da eklemeden geçemeyeceğim ki, 5. sezonda yola yeni karakterlerle devam etme kararı alan yazar ekibine sağlı sollu dalıcam allaama!


Categories: Uncategorized

Best Motion Picture of the Year
Avatar (2009)
The Blind Side (2009)
District 9 (2009)
An Education (2009)
The Hurt Locker (2008)
Inglourious Basterds (2009)
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)
A Serious Man (2009)
Up (2009)
Up in the Air (2009/I)

Best Performance by an Actor in a Leading Role
Jeff Bridges for Crazy Heart (2009)
George Clooney for Up in the Air (2009/I)
Colin Firth for A Single Man (2009)
Morgan Freeman for Invictus (2009)
Jeremy Renner for The Hurt Locker (2008)

Best Performance by an Actress in a Leading Role
Sandra Bullock for The Blind Side (2009)
Helen Mirren for The Last Station (2009)
Carey Mulligan for An Education (2009)
Gabourey Sidibe for Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)
Meryl Streep for Julie & Julia (2009)

Best Performance by an Actor in a Supporting Role
Matt Damon for Invictus (2009)
Woody Harrelson for The Messenger (2009/I)
Christopher Plummer for The Last Station (2009)
Stanley Tucci for The Lovely Bones (2009)
Christoph Waltz for Inglourious Basterds (2009)

Best Performance by an Actress in a Supporting Role
Penélope Cruz for Nine (2009)
Vera Farmiga for Up in the Air (2009/I)
Maggie Gyllenhaal for Crazy Heart (2009)
Anna Kendrick for Up in the Air (2009/I)
Mo’Nique for Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)

Best Achievement in Directing
Kathryn Bigelow for The Hurt Locker (2008)
James Cameron for Avatar (2009)
Lee Daniels for Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)
Jason Reitman for Up in the Air (2009/I)
Quentin Tarantino for Inglourious Basterds (2009)

Best Writing, Screenplay Written Directly for the Screen
The Hurt Locker (2008): Mark Boal
Inglourious Basterds (2009): Quentin Tarantino
The Messenger (2009/I): Oren Moverman, Alessandro Camon
A Serious Man (2009): Joel Coen, Ethan Coen
Up (2009): Bob Peterson, Pete Docter

Best Writing, Screenplay Based on Material Previously Produced or Published
District 9 (2009): Neill Blomkamp, Terri Tatchell
An Education (2009): Nick Hornby
In the Loop (2009): Jesse Armstrong, Simon Blackwell, Armando Iannucci, Tony Roche
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009): Geoffrey Fletcher
Up in the Air (2009/I): Jason Reitman, Sheldon Turner

Best Achievement in Cinematography
Avatar (2009): Mauro Fiore
Das weisse Band - Eine deutsche Kindergeschichte (2009): Christian Berger
Harry Potter and the Half-Blood Prince (2009): Bruno Delbonnel
The Hurt Locker (2008): Barry Ackroyd
Inglourious Basterds (2009): Robert Richardson

Best Achievement in Editing
Avatar (2009): Stephen E. Rivkin, John Refoua, James Cameron
District 9 (2009): Julian Clarke
The Hurt Locker (2008): Bob Murawski, Chris Innis
Inglourious Basterds (2009): Sally Menke
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009): Joe Klotz

Best Achievement in Art Direction
Avatar (2009): Rick Carter, Robert Stromberg
The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009): Anastasia Masaro
Nine (2009): John Myhre
Sherlock Holmes (2009): Sarah Greenwood
The Young Victoria (2009): Patrice Vermette

Best Achievement in Costume Design
Bright Star (2009): Janet Patterson
Coco avant Chanel (2009): Catherine Leterrier
The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009): Monique Prudhomme
Nine (2009): Colleen Atwood
The Young Victoria (2009): Sandy Powell

Best Achievement in Makeup
Il divo (2008)
Star Trek (2009)
The Young Victoria (2009)

Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Score
Avatar (2009): James Horner
Fantastic Mr. Fox (2009): Alexandre Desplat
The Hurt Locker (2008): Marco Beltrami, Buck Sanders
Sherlock Holmes (2009): Hans Zimmer
Up (2009): Michael Giacchino

Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Song
Crazy Heart (2009): T-Bone Burnett, Ryan Bingham(”The Weary Kind”)
Faubourg 36 (2008): Reinhardt Wagner, Frank Thomas(”Loin de Paname”)
Nine (2009): Maury Yeston(”Take It All”)
The Princess and the Frog (2009): Randy Newman(”Down in New Orleans”)
The Princess and the Frog (2009): Randy Newman(”Almost There”)

Best Achievement in Sound
Avatar (2009)
The Hurt Locker (2008)
Star Trek (2009)
Up (2009)
Inglourious Basterds (2009)

Best Achievement in Sound Editing
Avatar (2009)
The Hurt Locker (2008)
Inglourious Basterds (2009)
Star Trek (2009)
Up (2009)

Best Achievement in Visual Effects
Avatar (2009)
District 9 (2009)
Star Trek (2009)

Best Animated Feature Film of the Year
Coraline (2009)
Fantastic Mr. Fox (2009)
The Princess and the Frog (2009)
The Secret of Kells (2009)
Up (2009)

Best Foreign Language Film of the Year
Ajami (2009): Scandar Copti, Yaron Shani(Israel)
Das weisse Band - Eine deutsche Kindergeschichte (2009): Michael Haneke(Germany)
El secreto de sus ojos (2009): Juan José Campanella(Argentina)
Un prophète (2009): Jacques Audiard(France)
La teta asustada (2009): Claudia Llosa(Peru)

Best Documentary, Features
Burma VJ: Reporter i et lukket land (2008): Anders Østergaard
The Cove (2009): Louie Psihoyos
Food, Inc. (2008): Robert Kenner
The Most Dangerous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers (2009):Judith Ehrlich, Rick Goldsmith
Which Way Home (2009): Rebecca Cammisa

Best Documentary, Short Subjects
China’s Unnatural Disaster: The Tears of Sichuan Province (2009) (TV)
The Last Campaign of Governor Booth Gardner (2009)
The Last Truck: Closing of a GM Plant (2009) (TV)
Królik po berlinsku (2009)
Music by Prudence (2010)

Best Short Film, Animated
French Roast (2008)
Granny O’Grimm’s Sleeping Beauty (2008)
La dama y la muerte (2009)
Logorama (2009)
Wallace and Gromit in ‘A Matter of Loaf and Death’ (2008) (TV)

Best Short Film, Live Action
The Door (2008)
Istället för abrakadabra (2008)
Kavi (2009)
Miracle Fish (2009)
The New Tenants (2009)


Categories: Uncategorized

- Ooo sen yokken neler olmadı ki…

- Gerçekten de hiçbi şey olmadı yalnız.

- Skins’le Damages’ın yeni sezonları başladı (yine kendini dizilere vurmuş). Of ama ne başlamak… İkisi de harika bölümlerle başladı yemin ederim. Damages, geçen sezonki ayıbını unutturacakmışçasına heyecan dolu bir dava almış görünüyo. Skins’te ise Thomas perişanlığı hakimdi. İçim kıyıldı valla. Sırada Lost var… Az kaldı, yarın öbür gün çift bölümlük maraton başlıyo…

- Ugly Betty’yi iptal etmiş allahsız ABC! Evet çok üzüldük biz ne var! Bu sezon 20 bölüm sürecek ve hikaye bi yere bağlanıp sona erecekmiş. Düşük reyting gerekçesiyle izleyici harcadıkça ABC, insanın HBO’dan Showtime’dan başka kanalda dizi izlemeyesi geliyo valla. Yazıklar olsun diyebiliyorum ancak…

- Yarın Oscar adayları açıklanıyo ama heyecansızlık yine had safhada. Yalnızca 10 aday arasında şaşırtıcı olabilecek bir ya da birkaç adayı merak ediyorum. Onun dışında cidden fifi. Golden Globe’lar da geldi geçti, hiç şey olmadık…

- Grammy ödüllerini şu almış da bu alamamış da, bana ne yaaa! (dengesizlik)

- Kadıköy - Kartal metrosu 2020 yılında değil, 6 aya açılıyomuş güya. Ona da inanmadım. Açılsa da kimsenin işine yaramayacak kadar uzağa ya da inince kırk kilometre yürümeli bi sisteme oturturlar kesin. İşlevsiz büyükşehir!

- İstanbul’un bi tek ismi büyük zaten. (Bu lafımı bi yere yazın) (Kısa ve net cümle kurunca heyecanlanmak)

- “Did You Hear About The Morgans?” ne lan! Tüm ekip bir araya gelip perdeye büyük abdestini yapıyolar adeta iki saat süresince. Kötü filmin bile bi kötülük derecesi olur, kansızlar!

- Kötü film dedim de, bu yıl hiç iyi film izlemedim (Nammkörlük).

- İstanbul Film Festivali’nin kulağa gelen ilk filmleri çok şık yalnız… Şakir Eczacıbaşı’nın haberi o kadar şık olmadı ama.

- Salinger, sen de iyi etmedin.

- Seneye izleyecek dizi kalmadı yalnız. Flight of the Conchords, Lost, Ugly Betty olsun, bize çok görüldü… Bir sürü yeni sipariş verilmiş kanallar tarafından. Gerçi ben her halükarda Martin Scorsese pilotlu “Boardwalk Empire”la yine bir diğer HBO bombesi “Treme”i en çok merak ediyorum. Herhalde 2010 sezonu 2004 sezonu gibi önündeki beş, altı yılın uzun soluklu dizileri için bir başlangıç tarihi olucak… (Bu son cümlemi anlamamış olabilirsiniz, benim de kurarken bazı çekincelerim oldu)

- Tek çocuk annesi arkadaşımın maceraları sonunda bu bloga sığmadı. Spin off’u çıktı çocuklu annenin. Direk adresini veremem ama merak eden, arayan bulur bir çocuk annesi arkadaşla yaşananları… Kendisi son zamanlarda yine boş durmadı.

- Soğuk, kar, kıyamet parklara dadanmamı da engelliyor elbette bu aralar ama ringlere dönmem yakındır. Bahar olsun, şortla, tişortla çıkıcam karşınıza (parkta).


Categories: Uncategorized

Yurt genelindeki sağnak kar yağışı bana yalnızlık ve kimsesizlik olarak geri döndü resmen. Bir eşim dostum da arayıp kar oynayalım demedi. “Evin önü kapanmış, az kürüyelim” diye bile aramadılar. Ama gördüğüm kadarıyla çoğu eğlenmekten, bu zevki doyasıya yaşamaktan geri kalmamış. Evet belki biraz huysuz, karı sevmeyen ve kolayca kayıp düşebilen biri olduğumdan her anımı bu tehditin gölgesinde geçirirken eğlenmeyen, eğlendirmeyen bir insan olabilirim. Yine de bu, her türlü event’ten mahrum bırakılmamı gerektirmemeli… Eşe dosta gocunmaktan arkadaşım kalmadı, evde buzluğa dadanır, küp buza şekil vererek eğlenir oldum. Yazık oldu bana. Karı pencereden izledim gerçek bir astımlı gibi. (Astım kartımı bu noktada oynamam iyi oldu bence) ((Hala bi beklenti içinde olmak))


Categories: Uncategorized

Çölde Vaha Etkisi Yaratan Online Sinema Dergisi

ARKA PENCERE

Dergilerin patır patır kapandığı ya da türlü mali krizle boğuştuğu iç karartıcı bir tablo hakim bir süredir yayın sektörüne. Bu tedirgin edici manzara kendi alternatiflerini de yaratmıyor değil fakat. İşte bu alternatiflerden birinin fitili geçtiğimiz aylarda ateşlendi ve online bir sinema dergisi yayın hayatına merhaba dedi… Derginin, şu günlerde askerliğini yapmakta olan yayın kurulu üyesi Cem Altınsaray’a “Arka Pencere” hakkında sorularımızı sorduk ve bu heyecan verici yeni oluşumla ilgili merak ettiğimiz her şeyi öğrendik…

- Senelerce çeşitli sinema dergileri ve gazetelerde yazar ve editör olarak çalıştıktan sonra online bir sinema dergisi çıkarma fikri nerden çıktı?

Arka Pencere ekibi olarak en son İngiliz orijinli sinema dergisi Empire’ı yapıyorduk. Krizden sonra küt, kapattılar. Bu her birimizin başına daha önce de çeşitli kereler gelmiş bir hadise. Burçin S. Yaçın’ın yayın yönetmenliğini yaptığı Film +, Burak Göral yönetiminde çıkan DVD +, Murat Özer ve benim büyük bir aşkla çalıştığımız Sinerama, benim ilk deneyimim, ilk göz ağrım olan Negatif, vs. Hepsi şu veya bu sebepten kapatıldı. Okurlar hep öksüz kaldı. Bundan böyle yapacağımız işin kaderi başka insanların iki dudağının arasında olsun istemedik. Kendi göbeğimizi kendimiz keselim dedik. Bir de meslek aşkı var tabii. İşimizi köşe kapmaca oynamadan, korkusuzca yapabilmek en büyük hayalimiz.

- Derginin yazar kadrosu nasıl bir araya geldi?

Murat Özer, Burak Göral, Burçin S. Yalçın ve ben on küsur yıldır SİYAD (Sinema Yazarları  Derneği) üyesiyiz. Birlikte pek çok projede çalıştık. Dernekte olsun, plaza ortamlarında, festivallerde olsun zaten hep bir aradaydık. Yayın kurulunun diğer üyeleri Bilgehan Aras ve Kemal Ekin Aysel’le de Empire çatısı altında buluştuk. O gün bugündür müzik grubu gibiyiz. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmiyor yani. Tunca Arslan, Kerem Sanatel, Müge Turan, Olkan Özyurt, Okan Arpaç ve Ferhat Neptün gibi uzayıp giden değerli bir yazar kadromuz var. Onlar da yine hem sinema yazarlığını ve dergiciliği, hem de hayatı paylaştığımız kişiler. Bu bakımdan Bant dergisi’nden çok farklı olmadığımız söylenebilir. Kolej takımı hüviyetindeyiz.

- Halihazırda farklı  yayınlarda aynı işi yapan yazarların, ücretsiz bir online dergide yazması cüretkar bir iş değil mi?

Bu ülkede sinema yazarlığı  icra etmeye çalışan insanlar zaten maddi kaygıdan önce varoluşsal bir itkiyle hareket eder, yazmadan duramazlar. Çok çalışır, az kazanırlar. Arka Pencere için kimse krallığını feda etmiş filan değil. Zaten alışık sinema yazarı denilen ‘mahluk’, çok az paralara, hatta parasız yazı yazmaya. Gelgelelim, bu çıkış itibarı ile ticari bir proje olmadığı gibi bizim de kendimize göre beklentilerimiz var ilerisi için. En çabuk şekilde şimdilik sembolik düzeyde olan teliflerimizi adil bir seviyeye çekmek niyetimiz. Yazarlarımıza ve mesleğimize olan saygımızı somut bir şekilde ifade edebilmek. Hatır gönülle insanların sırtından geçinmek istemiyoruz yani.

- Online ve basılı  mecra arasında teknik ve ekonomik anlamda ne gibi farklar var?

Online dergi son derece ekonomik bir seçim. Teknik olarak derginin sayfalarını, kapağını çizmekten çok daha fazlasını bilmek gerekiyor lakin. İnterneti tanımak, basılacakmış gibi düşünülmüş bir yayını internet ortamına uyarlamak, internetin diline tercüme etmek icap ediyor. Bir reklam departamınımız, marka müdürümüz filan da olmadığından iş başa düşüyor; dergiyi okutmak için ha bire fikir üretmek gerekiyor. Yazıp, çizmekle bitmiyor iş!

- Vizyon filmleri, dvd köşesi, haftanın konusu gibi dergide yer alan tüm bölümler, isimlerini Hitchcock filmlerinden alıyor. Derginin ruhuna ve neredeyse tasarımına sirayet etmiş olan bu Hitchcock teması nerden geliyor?

Arka Pencere ekibinin genel kanısı Alfred Hitchcock’un sinema sanatının en büyük yaratıcısı, adeta tanrısı olduğu şeklinde. Biz de hem kendisine olan sevgi ve hayranlığımızı kutlamak, hem de bağlamı ve tarzı olan bir dergi yapmak düşüncesiyle böyle bir yol seçtik. Hitchcock ve sinemasından görünürde ne kadar faydalanmış isek, arka planda bir o kadar beslendiğimizi de bilmenizi isterim.

- Dergi kısa sürede kulaktan kulağa yayıldı, okuyucu kitlesi hızla arttı ve Facebook’taki fan sayısı iki bini aştı. Bu, piyasadaki pek çok dergiyle aynı ya da daha fazla okura sahip olduğunuzun kanıtı. Böylesine bir ilgi Türkiye’deki sinema yayını takipçilerinin bilgi ve yorum alma hususunda kaynak değiştirdiğine işaret ediyor mu sence?

Biraz da boyle bir öngörüyle yola çıkıldı. Değişen okuma alışkanlıkları göz  önüne alındı. Dergicilik sektörünün dünyada nasıl bir gelişim ve değişim içinde olduğu değerlendirildi. Ve tam zamanı dendi. Bu tür bir şeyi iki-üç yıl sonra yapmaya kalkışacak olanlar enikonu daha rahat edecek. Biz bir anlamda ilk kurşunlardan birini attık.

- Okuyuculardan nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Gördüğü ilgi karşısında ileride Arka Pencere’nin yeni sayılarının üyelik sistemiyle satın alınması ya da basılması gibi olasılıklar var mı?

Dergiyi ücretli hale getirmek yahut basılı medyaya çevirmek şu an için kesinlikle programımızda yok. Yeni bir aşka tutulmuş gibi, biz hayli memnunuz mevcut durumdan, geri dönüşlerden. Çok sonra dergiyi Türkçe kadar İngilizce’ye de hakim ve bu işe kendini vakfedecek birini bulup İngilizce olarak da yayına sunmak, tüm dünyada okunmak gibi bir düşüncemiz var mesela. MRQE (Movie Review Query Engine)  gibi bir veri tabanında neden Türk eleştirmenlerin de yazıları olmasın, di mi ama? Negatif değil pozitif haberler bekleyin Arka Pencere’den kısaca.


www.arkapencere.com


Categories: Uncategorized

Ama gülünmeyecek gibi mi allasen! Barbra Streisand’ın box seti güya ama gördüğünüz gibi dört filmin birbirinden tek farkı değişen adamlar. Barbra sabit, adamlar değişiyor ve böylece Barbra’nın romantik filmlerinden oluşan box seti raflarda yerini alıyor. Sırasıyla Robert Redford, Nick Nolte, Jeff Bridges ve Omar Sharrif hani adamlar da. Öyle herhangi birileri de değil… Merak ettiğim şeyse bu neredeyse hiçbir fonksiyonu olmayan adamların Barbra’yla bakışmalarından oluşan dört afişin küçük parçalarını bir araya getiren tasarımcının gerçekten şaka yapıp yapmadığı. Zira kapak bu haliyle gülmekten koltuktan düşürüyor… (Amma abart)