.. / Barış Kaya
Just another bant.tv Blogs weblog
Categories: review

Efenim en sevdiğimiz albümlerden biri, paylaşalım dedik. Harika bir kombinasyon: Tiger Lilies + Kronos Quartet= Gin, Gin, Gin, Gin, Gin… Tiger Lilies konserini iple çekiyoruz.  Salon’da, Babylon’un kuru/abuk kalabalığından uzak bir  konser olacağı ümidiyle…


Tags: ,
Categories: Uncategorized
Categories: Uncategorized
Categories: review

Milton’ın ‘Kayıp Cennet’i bulundu:

Cennet Cumhuriyeti kuruluyor!

Bu vahşi çukura,

Tabiatın rahmine ve belki mezarına,

Denizin değil, ne de kıyının, havanın, ateşin,

Ama yüklü illetlerinde birbirine girmiştir

Bütün bunlar, ve bu yüzden savaşmak zorundadırlar hep,

Kadir yaratıcı düzenlemedikçe onları

Bu karanlık cevherini başka dünyalar yaratmak için,

İşte bu vahşi çukura ifrit sakınarak

Cehennemin kıyısında durup bir baktı,

Geldiği yolu tartarak…

 

                                                                                                     John Milton, Kayıp Cennet, II. Kitap

 

Pullman, ‘Karanlık Cevher Serisi’ni yazarken; William Blake’in şiirlerinden ve John Milton’ın ‘Paradise Lost/Kayıp Cennet’inden etkilendiğini dile getiriyor. Hatta biraz daha ileri gidip; bazı fikirleri ‘aşırdığı’nı bile söylüyor. Üçlemenin ismi de ‘His Dark Materials/Karanlık Cevher’, Milton’ın epik şiirindeki bir mısrada geçiyor. Kayıp Cennet, 17. yüzyıl İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri kabul ediliyor. Adem ile Havva’nın cennetten kovuluş hikayesinin anlatıldığı, kinaye ve göndermelerle dolu bu epik şiirde Şeytan; düşünceleri, varoluş nedeni ve demokratik tavrıyla bir kahraman olarak tasvir ediliyor. Bir İngiliz edebiyatı profesörü ve ateist olan Pullman’ın Blake/Milton etkilenimini anlamak bu girişten sonra daha kolaylaşır sanırım. Üçlemede; soyut ya da kuramsal yaklaşımları ve güncel ve imalı sözleri kullanma anlamında Blake/Milton, hikâye anlatma tekniği ve geleneği anlamında ise Dickens/Swift etkilenimi göze çarpıyor. Üçlemeyi, C.S. Lewis’in yedi kitaptan oluşan, hristiyan tanrıbilim öğretileriyle bezeli ‘Narnia Günlükleri/Chronicles of Narnia’ın dengeleyicisi/karşıtı olarak da görmek mümkün. Dini bütün Narnia Günlükleri; Tanrı’nın ve örgütlü dinlerin yanındayken,  Pullman’ın üçlemesi açıkça Şeytan’a yakın duruyor. Paralel dünyalar/alternatif gerçeklik üzerine benzerlikler taşısalar da… Rowling’in Harry Potter serisi bile- koparılan onca yaygaraya rağmen-  Pullman’nın üçlemesi yanında (Harrycilerin affına sığınarak) eğlenceli, zararsız ve hatta çok masum kalıyor. Şöyle ki, üçlemenin kahramanları; Lyra ikinci Havva, arkadaşı Will  ise Adem. Otorite (Tanrı) de naibi tarafından hapsedilmiş ihtiyar bir bunak. Gerisini siz hayal edin…

 

Kuzey Işıkları / The Northern Lights (Altın Pusula / The Golden Compass)

Üçlemenin ilk kitabı, Kuzey Işıkları; Lyra’nın Oxford’unda başlıyor.  Lyra’nın Oxford’u dedik, çünkü  paralel bir evrenden bahsediyoruz. Bu evrende yolculuklar zeplinle yapılıyor ve elektrik yerini ‘anbarik güç’e bırakıyor. Lyra’nın dünyasında insanların hayvan formunda birer cinleri var. Lyra’nın cininin ismi de Pantalaimon. Çocuklar yetişkinliğe erişinceye kadar cinler hayvan formunda şekilden şekile girebiliyorlar. Yetişkenlikle beraber, cinler de sabit bir forma bürünüyor. Kilise’nin Adak Meclisi için çalışan bilimadamları, çocuklarla cinlerinin birbirlerinden ayırma işlemi sırasında büyük bir enerjinin açığa çıktığını keşfediyorlar, tıpkı bir atomu parçalara ayırmak gibi… Öksüz çocukların kaybolduğuna dair çıkan rivayetlere eklenen  mutfak uşağı Roger’ın ortadan kaybolması –ki kendileri Lyra’nın yakın arkadaşı oluyorlar- Lyra’yı ve bizleri kuzeye, Bolvangar’a taşıyor. Lyra, elbette sıradan bir çocuk değil. Kaderin çemberinden geçmiş; yakın geleceği görmeye ve soruların yanıtlarını bulmaya yarayan aletiyometreyi okuyabilen bir çocuk. Babası Lord Asriel, çılgın bir kaşif, annesi Mrs. Coulter ise güzelliği merhametsizliğe destan olmuş bir femme fatal… Lyra bir yandan Roger’ı bulmaya çalışırken, bir yandan da Otoriteden ve ebeveynlerinden kaçıyor. Kuzeye yaptığı yolculuk sırasında bir dizi olağanüstü karakterle karşılaşıyor: Çinganlar Roger Faa ve Ferder Coram,  Tatarlar, Zırhlı ayı Iorek Byrnison, Teksaslı Aeronot Lee Scoresby, çadıların kraliçesi Serafina Pekkala…

 

Keskin Bıçak / The Subtle Knife

Keskin Bıçak’la İtalyanvari Cittagazze’de buluyoruz kendimizi. Bildiğimiz dünyayla benzerlikler gösterse de, yine paralel bir evrendeyiz. Çocuklara dokunmayan ama yetişkinlerin ruhlarını emen heyulalarla dolu bir dünya… 12 yaşındaki Will Parry’le tanışıyoruz. Aslında kendisi bir kanun kaçağı… Kitaba adını veren, Keskin Bıçak’ın taşıyıcısı da bizden biri, bizim dünyamızdan.  Keskin bıçak bir kenarıyla, çeliği kağıt gibi kesebilirken, diğer tarafıyla paralel evrenler arası kapılar açabiliyor. Elbette, Majisteryum (Kilise) yine bu dünyada da Lyra’nın peşinde. Paralel evrenler arası yolculuk yapabilen, sinsi ve kurnaz Sir Charles Lathrom, gizemli şaman Stanislaw Grumman, zamane rahibesi, aşka gelen şimdinin fizikçisi; ‘karalık cevherin’ özünü arayan Dr. Mary Malone ikinci kitabımızın konukları.

 

Kehribar Dürbün / The Amber Spyglass

Serinin son kitabında, Lord Asriel Otorite’ye karşı savaşı için hazırlık yapıyor. Lyra, Annesi tarafından kaçırılıp, Himalayalar’da bir mağrada zorunlu güzellik uykusunda karşılıyor bizleri. Rüyalarında, ölülerle konuşuyor… Will, birbirine aşık, iki düşmüş melek; Balthamos ve Baruch’la tanışıyor. Meleklerin, Lord Asriel’e savaşında destek olma ve Cennet Krallığı’na karşı Keskin Bıçağı kullanma yönündeki nasihatlarına ve zorlamalarına kulak asmayan Will, Lyra’yı kurtarma derdinde. Bu arada, Majisteryum, varlığına tehdit olarak gördüğü Lyra’yı öldürme planları yapıyor. Bunu öğrenen Lord Asriel,  küçük yaratıklar, Gallivespia Casusları (Gallivespian spies) ve Afrikalı kral Ogunwe’yi, Lyra’yı kurtarmaya gönderiyor. Will, meleklerimiz, yerli kız Ama, Iorek Byrnisson, Lady Salmakia ve Gallivespia casusları yardımıyla Lyra’yı annesinin- Mrs. Coulter bu kitapta bizi şaşkına çeviriyor- elinden kurtarıyor. Lyra, Pantalaimon’u geride bırakıp, Will’le beraber, Ölüler Ülkesine Roger’ı ve Will’in babasını bulmaya gidiyor. Üçlemenin son kitabı Kehribar Dürbün’de, Otorite’nin krallığının naibi Metatron, Metatron tarafından kristal bir hapishaneye kapatılmış Otorite, yamaç yılgıları (cliff ghasts), Harpiler (Harpies),Will’in cini Kirjava  ve Mulefa’larla karşılaşıyoruz.

 

Nedense ilk iki kitabın tadını üçüncüsünden alamadık. Bizim sıralamamız; iki, bir, üç şeklinde… Yanlış anlaşılmasın, son kitabın ilk bölümlerine, hele hele aşk/meşk içindeki melekler Baruch ve Bertelemous karakterlerine hayran kaldık. Lakin, Lyra’nın Ölüler Ülkesine (Land of Death) yaptığı yolculukta biraz sıkıldığımızı da gizleyecek değiliz. Bu arada, ilk iki kitabı Sevin Okyay’ın leziz çevirisinden okuyup, tadının damağımızda kalmasının da etkisi olabilir, son kitabın ağzımızda bıraktığı bu buruk tatta… Okyay’ın arlanmaz/uslanmaz bir fantastik edebiyat takipçisi (işin polisiye kısmını es geçiyoruz) ve çok iyi bir çevirmen olduğunu hepimiz biliyoruz. Belirli açılardan, Lyra’ya benzediğini bile söylebiliriz. Onun kadar inatçı mesela. Yoksa Manguel’in ‘Hayali Yerler Sözlüğü’nü çevirmek gibi bir deliliğe kalkışmazdı, öyle değil mi? Madem bahsi açıldı, son sözümüzü de ona ithaf edelim: ‘İyi ki varsın, Sevin Okyay. Sayende, cefalı çeviri yolculuklarının,sefalı okumalarını sürüyoruz.’


Categories: review

Bu kahrolası yeryüzünün büyük yalnızı…

Türk edebiyatının önemli kilometre taşlarından ve özgün kalemlerinden birisidir Tezer Özlü. Erken sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrılmıştır. Avusturyalı şair/yazar Ingeborg Bachmann’ının ruh eşidir adeta. Çocukluğun Soğuk Geceleri de, Malina’nın ikiz kardeşidir… Sınıfsal/cinsel eşitsizlik, yanlızlık, ölüm, aşk, intihar sorunsalları çokça hissetirir kendilerini metinlerarası diyaloglarında. Hiç kimseyle yaşlanmak istemez. Kendiyle bile. Yazdıkları okumak istedikleri, başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleri, sevgileri de sevilmeyi istediği biçimdedir. Pavese’nin söylediği gibi, “Kader diye bir şey yoktur.” Tezer için, “Yanlızca sınırlar vardır ve en kötü yazgı sınırları sabırla karşılamaktır.” Almanca yazdığı ve Marburg Yazın Ödülü’nü kucakladığı, Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta hayran olduğu üç yazarın izini sürer: Italo Svevo, Franz Kafka ve Cesera Pavese. Kafka’nın Pragını, Svevo’nun Triestesini, Pavese’nin Torinosunu ziyaret eder. Mezarları başındadır. Onların acılarını kendi acılarına katar, anın acılarıyla çoğaltıp anlatır. Çocukluğunda Dostoyevski’nin nihilist acısını, otuzunda ise Pavese’nin intihar acısını bulduğunu söyler. Son kertede hep “Yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlıdır.” onun için. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde altını cizdiği yaşamasına izin verilmeyen farklılığı ve uyumsuzluğu peşini bir türlü bırakmaz. Doğumunu bir kökünden kopmadır. Anne ve babası gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de yabancı kalmıştır ona. Güzel Türkiye de onun için bir tutukevinden farksızdır. Bu yüzden hep ‘yolda’dır ve yaşam yanlızca sokaklarda olacaktır. Sürekli özlem durumunda yaşar. Ölümle dirsek temasında bir hayat sürer. “Her anı ölüdür” der. Bu yüzden de  anlar yaşanabilir ancak. Kalanlar’da değindiği üzere, dünyanın verdiği acıların yanında, çektiği aşk acısının lafı bile olmaz hayatında. Leyla Erbil’e yazdığı mektuplarında bu acılardan bahseder. Dünyanın kanseri, bedenini sarar. Sanrılar artar, düşünsel dünyanın acılarına, bedenin acıları eklenir. Biter ve yaşamını kapatır. Evet, Tezer bir hayaldi ve kırılanın da o olması gerekiyordu. Tıpkı bir hayal kırıklığı gibi…

 


Categories: Uncategorized

 

 

Gustav Klimt, Joe Zawinul, Stefan Zweig, Johann Strauss, Fritz Lang, Otto Wagner, Ludwing Wittgenstein, Friedensreich Hundertwasser ve niceleri… Bunlardan öte… Adını koymakta zorlandığım… Kimi zaman köşeye sıkışmış hissettiren… Küçük bir sızımsı… Küçük bir peri masalı… Birine yıllar önce verilen bir söz… Mozart’tan ‘Bütün Kadınlar Aynıdır’… Musil’den ‘Niteliksiz Adam’…Ve büyük harflerle benim için bunları tanımlayan ‘VİYANA’…

 

Toplu taşıma kültürü üzerine tüyolar

 

Havalanından şehre ulaşımda farklı alternatifler mevcut. Bunlardan en ucuzu Schnellbahn diye tabir olunan hızlı tren. Schwechat havaalanından Wien Mitte’ye yaklaşık 30 dakika süren bu yolculuğun bedeli 3 Avro. Diğer ulaşım seçenekleri ise biraz daha pahalı. Eğer iner inmez Vienna Card alırsanız -ki bu kartla 72 saat boyunca ‘Zone 100’ diye tabir olunan bölgede toplu taşım araçlarından ücretsiz olarak istifade edebiliyorsunuz- aynı bileti 1.50 Avro’ya alabiliyorsunuz. Vienna Card’ın bedeli ise 16.90 Avro. Bu kart size müzelerde, barlarda ve kafelerde indirimler de sağlıyor. Ulaşımda başka seçenekler de mevcut. Örneğin 72 saatlik bilet (12 Avro), 24 Saatlik bilet (5 Avro), tek kullanımlık bilet 1.50 Avro (Otobüs ya da tramvayda alındığında 2 Avro)… Lakin 1.6 milyonluk bu şehirde topu topu 20 kişinin bilet kontrolünden sorumlu olduğunu düşündüğünüzde yakalanma ihtimaliniz neredeyse yok gibi. Artı, Viyanalılar turistlere karşı çok kibar. Bu durum yakalandığınız takdirde durumu kotarma ihtimalini arttırıyor. Bizden söylemesi.

 

Viyana’da bir kürtaj semineri deneyimi

 

Viyana iner inmez bizim tabirimizle SPÖ’nün (Sosyalist Avusturya Partisi) ‘kadın kollarının’, kürtajın Avusturya’da yasallaşmasının 30. yıldönümü vesilesiyle düzenlediği bir seminere doğru yol alıyoruz.

Seminer öncesi Nashmarkt’da bir şeyler atıştırıyoruz. Nashmarkt; kafe, bar ve restoranların yanı sıra bizdeki ‘sebze-meyve pazarı’ kültürünün Viyana versiyonunda yer aldığı bir bölge. Ayrıca cumartesi günleri ‘bit pazarı’ da burada kuruluyor. Ivır zıvırdan antikaya kadar her şeyi bulabiliyorsunuz. Sabahın erken saatlerinde gitmenizi salık veriyoruz. Hem çeşit hem de fiyatlar açısından… Seminere geri dönersek. Biz oraya vardığımızda Polonya’daki durum anlatılıyordu. Alternatif tayfadan elemanlar da, çok da oralı olmadan kendi aralarında muhabbete dalmışlardı. Bilindiği üzere Türkiye’de de kürtaj 1983 yılından beri yasal. Lakin aptalca bir koşula bağlanmış durumda. Eş ya da ebeveynin onayına…  Elbette bu seminere katılmaktaki amacımız sadece Avusturya’daki ‘kürtaj’ hikayesini size aktarmak değildi. Seminer sonrası Alalie Lilt sahne alacaktı. Ve bu onları canlı izlemek için tek şansımızdı.

 

Schile, Klimt, Hunderetwasser ve diğerleri

 

İlk durak Museum Quartier. Burası dünyanın en büyük 10 kültür kompleksinden birisi.  Leopold Müzesi ve  MUMOK (Ludwig Vakfı Viyana Modern Sanatlar Müzesi), Kunsthalle Wien (Yenilikçi sanattaki güncel tema ve trendlerin sergilendiği bir sanat fabrikası), Architekturzentrum Wien (Mimariyle ilgili her şeyi tartışmaya açan, yayınlayan ve arşivleyen bir merkez), Zoom Kindermuseum (Çocuk Müzesi), Tanzquartier Wien (Viayana Dans Stüdyoları) gibi birçok kültür ve sanat merkezi bu kompleks içinde yer alıyor. Bizim seçimimiz, Leopold Müzesi ve MUMOK’tu. Leopold Müzesi’nde Egon Schiele’nin ‘Landshafts’ sergisi vardı. İlgilenenlere bu  müzenin dünyanın en büyük Schiele koleksiyonuna ev sahipliği yaptığı notunu da ekleyelim. Bir Schiele hastası olarak ‘tadı damağımızda kalan’ bir deneyimdi.  Avusturya resminin aykırı çocukları Kokoshka, Richard Gerstl, Albin Egger-Lienz ve Gustav Klimt’de bu mekanın misafirleri arasındaydı. MUMOK’ta ise Minimal Art, Consept Art, Land Art, Fluxus ve  Pop Art gibi yenilikçi ve modern sanatların başyapıtları sergileniyordu.

 

Yok eğer Klimt hayranıysanız tez elden Belvedere Sarayı’na… Barok mimarisinin en görkemli örneklerinden biri sayılan bu sarayda –ben Viyanalıların yalancısıyım- Gustav Klimt’in ‘Kiss’i de olmak üzere ‘Secession’ hareketinin baş mimarlarının eserlerini bulabilirsiniz. Hazır bahsi geçmişken; şu sıralar Viyana’da John Malkovich’in ‘Klimt’ üzerine bir film çektiğini de ekleyelim.  

 

Geleneksel klişe ve normlarla ‘yakından uzaktan alakanız yoksa’ KunstHaus Wien ve Hunderetwasser Haus’un açlığınızı bastıracağı kesin.  Hafiften Gaudivari havaları olan bu evleri giydiren beynin adı: Freidreich Hunderetwasser. Bu nev-i şahsına münhasır ekolojist, ressam ve mimarın felsefesi ve eserlerini yakından tanımak isteyenlere KunstHaus Wein’deki Hunderetwasser sergisi şiddetle tavsiye olunur. Bizce Viyana’nın ‘görülmezse olmazlarından’ biri… Amiyane tabirle diyelim ki  ‘biraz eski kafalısınız’… Size de önereceğimiz bir mekan var elbette: Albertina. Rubens, Dürer, Michelangelo, Manet, Cezanne sizi keseceğini umarak.  

 

 Klasik müzik ve opera

 

O kadar yol tepip, Viyana kapılarına dayanmışken vals konseri izlemeden olmazdı. Önümüzde iki seçenek vardı: Schönbrunn Sarayı ya da Kursalon.  Biz daha mütevazi olan Kursalon’u tercih ettik. Her yeri olduğu gibi bu mekanı da Japon turistler istila etmişti. Konser süresince fotoğraf çekip durdular. Biraz rahatsız edici bir durum olduğunu söylemek zorundayım. Af buyursunlar. Asıl soru çekilen onca fotoğrafın akıbetinin ne olacağı?! Neyse… Konser programında ‘An der schönen blauen Donua’ gibi klasik Strauss valslerinin yanı sıra Mozart’ın ‘Sihirli Flüt’ operasından da aryalar yer alıyordu. Bir de bale-dans gösterisi.  Konserin bedeli 26 Avro’ydu. Buna benzer konserler Viyana günlük hayatının değişmez parçaları. Tramvaylarda klasik melodiler mırıldanan insanlara sıkça rastlıyorsunuz.

 

Biz en büyük hayalimiz “Wiener Staatsoper’da opera izlemeyi” gerçekleştirdik, darısı hayelleri olanların başına.  Kapılarını ilk kez 1869 yılında Mozart’tın ‘Don Giovanni’ operasıyla açan Viyana Devlet Opera Binası görülmesini salık verdiğimiz mekanlardan. Elbette meraklısına. Kısmetimize Mozart’tan Cosi Fan Tutte’te çıktı. Biz işi kısmete bırakmadan dersimizi çalışmıştık tabii. Sizlerle de paylaşalım: Bu operanın hikayesi  başlı başlına bir ilgi odağı. Günümüzde birçok eleştirmen tarafından Mozart’ın en büyük operası olarak addediliyor. Bunun sebeplerinde biri; şef soprano ‘Fiordiligi’ rolünün gerçekten de ‘söylenmesi neredeyse imkansız’ olarak anılması. Tek kelimeyle muhteşemdi. Küçük bir iki deneyimimizi aktarıp opera faslını kapatalım: Bir ay önceden satışa sunulan biletler çabucak tükeniyor ya da astronomik rakamlara ulaşıyor. Bilet fiyatları 5 Avro’yla 254 Avro arasında değişiyor. Biraz şanslıysanız benim gibi, 25 Avro ödeyerek sahneyi tamamen gören bir locadan izleyebiliyorsunuz. Temsilden iki saat önce, ‘ayakta’ biletleri satılıyor. Bu biletin bedeli 2 Avro. Yalnız çok uzun bir kuyruk oluyor. Opera’nın diline bağlı olarak çevirileri koltukların önünde, ya da localarda sağ tarafta yer alan elektronik bir ekrandan takip edebiliyorsunuz. Teknolojinin nimetlerinden biri de bu olsa gerek.

 

Parklar ve Türk göçmenler

 

Entelektüel bir günün ardından, yapılacak en iyi şey ne dersiniz?! Viyana’nın parklarını keşfe çıkmak tabii. Şansımıza bahardan kalma bir gün var önümüzde.  Volksgarten, Rathauspark, Stadtpark, Burggarten, Kurpark Oberlaa, Pötzleinsdorrfer Schlosspark ve Türkenschanzpark ilk aklıma gelenler. İn cin top oynuyor, kendinizle başbaşa bir gün geçirmek mi istiyorsunuz, vurun kendinizi parklara. Türklerle anılan Türkenschanzpark’a değinmişken Viyana’da yaşayan Türk nüfusla ilgili bir iki küçük gözlememi aktarmak istiyorum. Türkler genelde 16., 10. ve 14. bölgelerde yaşıyorlar. Özellikle 16. bölgedeki Brunnengasse’de yoğun bir Türk nüfusu var. Avusturyalı alternatif tayfanın bu bölgeyi enteresan ve çekici bulduğunu da ekleyelim. Almanya’da yaşayan Türklerle karşılaştırıldıklarında biraz daha içe kapanık ve muhafazakar görünüyorlar. Eğitim düzeyleri de oldukça düşük.

 

Gece hayatı, mekanlar ve küçük tavsiyeler

 

Şehrin ölümle dansetmesine aldanmayın. Hava muhalefeti elverdiği takdirde, Viyana’nın gece hayatı epey canlı. Size tavsiyemiz, Viyana’da çıkan yerel gazete ‘Falter’i almanız. Haftalık olarak yayınlanan bu gazetenin içinde Viyana’nın kültür sanat ajandasını bulabilirsiniz. Bu ajandada  mekanların adresleri de veriliyor. Eğer gittiğiniz şehirlerde benim gibi radyo dinlemekten hoşlanıyorsanız Viyana’da size önerebileceğimiz yegane radyo kanalı FM4. 103.8 frekansından yayın yapan bu radyo istasyonu hem Amerikan karşıtı duruşu hem de müzikleriyle bir harika.

 

B72: En popüler kulüplerden biri. Biz uğradığımızda ‘raga’ gecesi vardı. Giriş 4 Avro’ydu. Rhiz’e çok yakın. İyi ama şimdilerde biraz ticari. Yine de uğrayın. Rhiz: Gün boyunca film ve video gösterimlerinin yanı sıra internet kafe olarak hizmet veriyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde sıkı bir elektronik kulübe dönüşüyor. Bul Bul adında bir gruba denk geldik. Davulcusu DdKern’le da kısa bir sohbet imkanı bulduk. Epey sağlam bir elemandı. Sonradan öğrendiğimize göre Viyana alternatif  müzik camiasının önemli simalarından biriymiş. Bu mekan şiddetle tavsiye olunur. Flex Halle: Dünyanın birçok yerinden gelen DJ’leri ağırlayan, Tuna’nın hemen kıyısında, bulması biraz zor, epey underground havası olan bir kulüp. Gecenin geç saatlerine kadar açık.  Dans etmek için ideal. Chelsea: Avusturyalı ‘underground’ grupları ağırlayan ağırlıklı olarak hip-hop ve britpop’un kulaklarınıza çalınacağı, Flex’in küçük bir versiyonu. Yaş ortalaması da haliyle… Arena: Açılış saati programa bağlı olarak değişiyor. İki kapalı, bir de açık sahnesi var. Önemli pop ve Austropop gruplarını ağırlıyor. 70’lerin ortasından beri faaliyet gösteriyor. Blue Box: Sadece kahvaltı için tavsiye olunur. Kunsthalle Cafe: Daha çok bir buluşma noktası. Karlskirshe’nin manzarası da bir harika. İyi Dj’ler, iyi yemek. Fiyatlar biraz pahalı. Fluc: Eskiden genelevmiş. Şimdilerdeyse en sıkı mekan olduğu söyleniyor. En azından FM4’den öğrenebildiğim kadarıyla… Bunlar dışında Schikaneder, Porgy& Bess ve Fluc Mensa da uğranılmasında yarar gördüğümüz mekanlar. Bira fiyatları da 3.10-3.40 Avro arasında değişiyor.

 

Bir kahve molası

 

Viyana’nın ‘efsanevi fenomeni’ kafeleri ve kahvelerinden bahsetmeden olmaz. Eee, ne de olsa ‘bir kahvenin kırk yıl hatırı varmış’:  Kleiner Schwarzer - espresso veya mocha, Grosser/kleiner Brauner - Bizdeki Türk kahvesinin kısmen seyreltilmiş versiyonu üstünde kremasıyla, Verlangerter- Sütlü hafif bir kahve, Melange - Yarı kahve yarı süt, Theeschale Licht - Bir kupa dolusu bol sütlü kahve, Einspanner - Bir cam bardak dolusu mocha ve çırpılmış krema,  Fiaka - Cam bardağında mocha ve brendi karşımı. Bu arada aynı bizdeki gibi kahveler suyla geliyor tek eksik olan müstakbel gelin. Kahve fiyatları 1.60 ile 2.60 Avro arasında değişiyor. Size tavsiye edebileceğimiz kafeler Alt Wien, Cafe Europa, Hawelka…

 

Bir mezuniyet partisi

 

Viyana’daki son gecemizde Viyana Üniversitesi’nden mezun olan birinin üniversiteyi bitirme partisine davet edildik. Bu partiler epey revaçtaymış Avusturya’da… Küçük bir pub’da düzenlenen epey eğlenceli bir partiydi. Bir ara Michael Jackson’ın ‘Beat it’inin çaldığını hatırlıyorum. Bir de Fredy Mercury’nin parçalarını Almanca olarak yorumlayan epey popüler bir şahsiyetin ilginç şovunu. Bu eğlence içinde bize de Elvis’in ‘Suspicious Minds’ıyla karaoke yapmak düştü. Viyana’ya noktayı da bu vesileyle Elvis’le koymuş olduk…


Categories: Uncategorized

Enerji Tüketmeme Hakkı

 

Özgür Gürbüz’ün “Enerji ve İnekler”i; zekice kurgulanmış, esprili bir dille kaleme alınmış bir ilk kitap. 20 yıla yaklaşan bir birikimin ve mücadelenin ürünü. Tanıyanlar bilir nev-i şahsına münhasır bir espri anlayışı vardır Gürbüz’ün. Bu espri anlayışı da “Enerji ve İnekler”in satır aralarında çokça hissettiriyor kendini. Yıllardır basın saflarında kalem oynatıyor: Arkitekt’ten, Yeni Yüzyıl’a, Referans’tan, Sabah’a kadar çeşitli dergi ve günlük gazetelerde çalıştı. Yön Radyo ve Açık Radyo’da programlar yaptı. Hali hazırda Yeni Aktüel dergisinin editörlerinden. Bu arada ‘Nükleeri savunmak ilericilikse, ben gericiyim!’ minvalinden Silifke’den Akkuya kadar geri geri yürümüşlüğü de var. Dile kolay 170 km… Aslında şirin bir kitap kahramanıdır Gürbüz: Coca Cola içmez, meyvalı soda içer mesela. Mc Donalds ve Burger King köftelerine tenezzül etmez, dürüm yer. Alkolle arası iyi değildir ama tam bir işkoliktir. Her zaman bir meselesi vardır; yanlış anlaşılmasın kendisiyle değil, memleketi kurtarmakla. Kendilerini yoğun iş temposunda yakalayıp, ‘sağdan, soldan’, Kyoto’dan, nükleerden, enerji tüketmeme hakkından, Don Kişot misali savunduğu fikirlerinden ve elbette son kertede ilk göz ağrısı ilk kitabından konuştuk. İşin inekler kısmıyla ilgili ‘bilmeceyi’ de siz okuyuculara bıraktık.

 

İstersen önce, kitabın çıkış fikrinden bahsedelim. Kitabın giriş yazısında değinmişsin ama bir de senin ağzından dinleyelim kitabın hikâyesini…

 

Halkevleri Ankara’da büyük bir toplantı düzenlemişti: “Halkların Hakları” başlıklı. Bu toplantının bir bölümünde de enerji tartışılacaktı ve öncesinde bir atölye çalışması düzenlenecekti, beni de çağırdılar. Bu atölye çalışmasında yoksul insanların ücretsiz elektrik kullanma hakları olduğundan ve onlara devletin ya da belediyelerin ücretsiz elektrik vermesinden bahsedildi. Bunun doğru bir çözüm olduğuna inanmıyorum. Enerji kullanımını ücretsiz hale getirirseniz, tüketimi arttırırsınız. Halbuki bizim nihai amacımız, tüketimin azaltılması olmalı çünkü kaynaklar sınırlı. Yoksul insanlara mali destek vermek daha mantıklı örneğin. Buradaki sorunu fark ettiğimde bunu anlatan bir kitap yazmalıyım diye düşündüm.

 

Sınırlı kaynaklarla sınırsız enerji talebinin karşılanması mümkün değil. Tüketim çılgınlığına derhal bir son vermemiz gerekiyor. Kitabında, aslında çok da farkında olmadığımız bir hakkımızdan bahsediyorsun, ‘Enerji kullanmama hakkı’. Bu kavramı biraz açar mısın?

 

Enerji tüketmeme hakkımız olduğuna şiddetle inanıyorum ve özellikle bu hakkın gasp edildiğini düşünüyorum. Basit bir örnekle anlatmaya çalışayım. İstanbul gibi dev bir metropolde oturuyorsanız ve İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna raylı sistemle seyahat edemeyip, otomobilinizle veya enerji sarfiyatı çok yüksek otobüslerle seyahat etmeye mahkûm kalıyorsanız, sizin enerji tüketmeme hakkınız elinizden alınmış demektir. Bunun bin bir tane örneği var. Devlet TOKİ aracılığıyla size bir bina yapıyor ve bu binada kullanılan malzeme yüzünden daha az tüketebilecekken daha çok enerji tüketiyorsanız bu suça istemeden de olsa, ortak oluyorsunuz demektir. “Bu hakkınızı aramazsak ne olur” diye sorarsanız, buzulların erimesiyle başlayan süreç sizi de önüne katıp, ebediyete götürür. Bu kadar basit.

 

Kitabın bir bölümünde karbon borsası/emisyon ticareti üzerine çarpıcı tespitlerde bulunuyorsun. Hafiften de kinayeli bir dille kaleme almışsın Kyoto’yla ilgili bölümü.  Nedir bu karbon borsası hikâyesi, nasıl işliyor süreç, nedir Kyoto’yla alıp veremediğin, hem de izdivacımıza sayılı günler kalmışken ?

 

Öncelikle şunu söylemeliyim. Türkiye’nin Kyoto protokolünü imzalamasına tarafım. Bu Kyoto protokolünün mükemmel bir çözüm olmasından değil, eldeki tek çözüm olmasından kaynaklanıyor. Kyoto’ya getirdiğim eleştiriler de aslında şundan kaynaklanıyor. Kyoto’nun içinde karbon borsası adı verilen bir serbest piyasa mekanizması var. Bazıları Kyoto ayrı bir mekanizma, karbon borsası/emsiyon ticareti ayrı bir mekanizma zannediyorlar. Oysa Kyoto, karbon borsası adı verilen bu mekanizma üzerine kurulu. Protokol, bazı ülkelere yükümlülükler getiriyor. Örneğin Avrupa Birliği sera gazı emisyonlarını  2012 yılına kadar, 1990 seviyelerinin %8 altına çekmeyi taahüt ediyor. AB içinde ise her ülkenin hedefleri farklı. Almanya azaltmakla yükümlüyken gelişmekte olan ülke olarak nitelenen Portekiz ve Yunanistan’ın belli oranlarda arttırma şansı var. Almanya’nın hedefi yüzde 21 oranında azaltmak ve ne yapıyor Almanya; enerji yoğun sektörlerine bakıyor ve herbir firmaya belli bir kota veriyor. Örneğin A firmasına; sen heryıl 10 bin ton karbondioksit çıkarıyorsun, benim sera gazı emisyonlarını indirmem lazım, önümüzdeki yıl 9 bin ton çıkarmalısın diyor. Bu firmanın önünde iki seçenek var. Ya teknolojisini değiştirecek/iyleştirecek, enerjiyi daha akıllıca kullanacak ya da Kyoto’daki emisyon ticareti sayesinde, temiz karbon hissesi olan bir firmadan bu hisseleri satın alacak. Şu anki uygulamada ne yapıyor böyle firmalar, teknolojisini değiştirmeden, çevreyi kirletmeye devam ederek, üçüncü dünya ülkelerine gidip, ucuz işcilik ve ucuz maaliyetle, yenilenebilir eneji kaynaklarına yatırım yaparak temiz karbon hisselerine sahip olmaya çalışıyorlar. Benim Kyoto’ya getirdiğim eleştiri de bu noktada. Firmalar teknolojisini değiştirmeden dünyayı kirletmeye devam ediyor. Ama amacın bu olmaması gerekiyor. Biraz oyalama taktiği gibi görünen bu sürecin çabucak değiştirilmesi gerekiyor. Kyoto’nun ikinci döneminde daha ağır hedeflerle bu sorun düzeltilmeli.

 

Bir de Türkiye’de politikacıların sorunlara yönelik çözüm önerileri, trajikomik hikâyelerden öte geçmiyor. İşte, Melih Gökçek’in susuz kalan Ankaralılara tatile çıkmayı önermesi ya da ne bileyim Demirel’in nükleer santral kurmayıp da fişi denize mi takacağız kabilinden anekdotları… Sen ne diyorsun bu hikâyelere?

 

Demirel bu sözü bilerek mi söylemiş bilemiyorum ama günümüzde dalga enerjisinden elektrik üretiliyor. Evet, fişi denize, çatımızdaki güneş panellerine takacağız artık. Fransa, İngiltere dalga ve gel-gitten elektrik üretiyor. Melih Gökçek, Ankara susuz kaldığında “Küresel ısınma yeni bir şey” diyerek akıllara zarar bir açıklama yaptı. Yıl 2007’ydi. Daha da traji komik olanı, eski çevre bakanının düdüklü tencere kullanın tavsiyesi. Bir sivil toplum örgütü lideri bunu söyleyebilir ama bir enerji bakanı bunu söylemez. Yapmaları gereken, düdüklü tencere üzerindeki KDV oranlarını kaldırarak, vatandaşın alımını kolaylaştırmaktır.  

 

Türkiye’de nükleer santral hikâyesinin neredeyse 40 yıllık geçmişi var. Sen de 1995 yılında “Nükleeri savunmak ilericilikse ben gericiyim!” diyerek geri geri yürümüştün. Yıl 2008 hâlâ nükleeri tartışıyoruz. Bu konuda bilirkişi olarak sen ne söyleyeceksin?

 

1995 yılında yaptığım eylemin bugünde geçerli olduğunu düşünüyorum. Nükleri savunmak ilericilikse ben gericiyim ve geri geri gitmeye devam edeceğim.  Aslında kendi içerisinde iki söylem barındırıyordu bu eylem. Birincisi nükleeri savunanlara bir yanıt, ikincisi ise  çözümün biraz daha gerilerde olduğu mesajı. Sınırsız bir talebi sınırlı kaynaklarla karşılayamazsınız. Nükleer enerji de neticede sınırlı bir kaynak. Dünyada ne kadar uranyum varsa, o kadar elektrik üretebilirsiniz. Kaldı ki teknolojisi de sınırlı. Ne söylenildiği kadar ucuz, ne atık sorunu çözülmüş, ne de güvenlik sorunu. Akkuya’ya kurulması düşünülen 1000 MW’lık bir reaktörden 30 ton yüksek seviyeli atık çıkıyor. Bunların bir bölümü Plutonyum-239, ve Pu-239 250 bin yıl radyoaktif kalıyor. Bunların nasıl saklanacağı bilinmiyor. Dünyada bir tek çalışan depolama alanı var ama yetkililer var diyerek yalan söylüyor. Aslında demokratik anlamda da bir sorun var. Neticede 4 yıllık bir hükümete oy veriyorsunuz, 250 bin yıllık radyoaktif atık bırakıp gidiyor. Bu nasıl bir dikta rejimi, kimse bunu tartışmıyor. Kaldı ki güvenlik sorunu da var. Türkiye’de terörün bir sorun olduğu konusunda herkes hemfikir ama hiçbir gazeteci nükleer santralların hedef olabileceğini yazamıyor. Kazalar deseniz, en yakın örnek geçtiğimiz ay Fransa’da yaşanan kazalar. 100 işçi radyasyona maruz kaldı, reaktörün yanındaki gölde yüzen halka ‘dışarı çıkın’ emri verildi. Ama bunlar da Türkiye’de yazılıp çizilmedi. Türkiye nükleere muhtaç değil, Avrupa’nın en büyük ikinci rüzgar ve güneş potansiyeline sahip. Dünyanın en büyük 7. jeotermal enerji potansiyeli burada .Ve bunların da ötesinde Türkiye enerji savurganı. Türkiye aynı işi yapabilmek için Japonya’nın dört katı fazla enerji harcıyor. Bunu iki kat azaltsak, enerji talebimizi yarı yarıya düşürebiliriz. Sinop da, Mersin de biz de rahat ederiz. Dışa bağımlılık da azalır.  


Categories: review

PI = 3,14…

 

Yann Martel’in;  “Bir hikâye arıyordum, hani şöyle bir ‘h’ ile değil de, hayatıma yön verecek  kallavi bir  ‘H’ ile başlayan…” sözleriyle başlamak en doğrusu sanırım. Hemingway’in, “Old Man and the Sea/Yaşlı Adam ve Deniz”inden gelen rüzgârı arkasına alıp, pupa yelken; Calvino’nun dolambaçlı sokaklarına, Marquez’in büyülü gerçekliklerine, Beckett’in absürdlüklerine ve Auster’ın keskin köşeleri yuvarlatılmış dünyalarına yol alan kocaman bir HİKÂYE’den bahsedeceğiz çünkü.

 

“Pi’nin Yaşamı”, Yann Martel’in üçüncü kitabı. Yazarımız, 2002 Man Booker ödülünü, epey bir spekülasyonla beraber bu kitapla kucaklamış. Kitabın fikrinin/zikrinin Brezilyalı yazar Scliar’ın “Max e os Felinos /Max ve Kediler”inden devşirme olduğu fikri ortaya atılmış. Max ve Kediler; Alman bir mültecinin, kayığını  bir jaguarla paylaştığına dair bir hikâyeymiş. Bu kitabı epey bir araştırdık. Maalesef  Türkçeye çevrilmemiş henüz. Ama Amazon’dan sipariş ettik. En kısa zamanda merakımızı giderip, işin doğrusunu eş-dostla paylaşacağız. Şimdilik, haberimizin kaynağına topu atıp, “Vallahi biz  BBC’nin yalancısıyız” nidasıyla bu olayı geçiştiriyoruz.

 

“Pi’nin Yaşamı” birçok açıdan Hemingway’in “The Old Man and The Sea/Yaşlı Adam ve Denizi”ne benziyor. Kahramanımız, ihtiyar Santiago yerine, genç dostumuz Pi… Yine okyanuslarda, yaşam mücadelesi veriyoruz. Ehh, bize pek uymasa da, hikâyemizin Tanrı inancı da tam vesselam. Hazır konu Hemingway’den açılmışken, canlandırma sinemasının üstadlarından Alexander Petrov’u da bu vesileyle analım. Bu yıl film festivalinde “Canlandırma sineması: Alexander Petrov” başlığı altında gösterilen “Yaşlı Adam ve Deniz”in beyaz perdeye taşınma hikâyesi de en az Santiago ve Pi’nin hikâyesi kadar mücadele ve hayranlık barındırıyor içinde. İki buçukyıl + 29 bin cam levhaya parmaklarla boyanarak film karelerine aktarılan bir animasyondan bahsediyoruz. Konumuzu fazla dallandırıp budaklandırmadan “Pi’nin yaşamına” geri dönersek, aslında birçok seviyede okunabilecek bir kitap var elimizde. Yüzeysel bir okumayla kitabımız, 16 yaşında bir çocuğun, 300 kiloluk bir bengal kaplanıyla kurduğu zorunlu münasebeti anlatıyor. Biraz daha derine inersek, mücadele dolu bir hikâye üzerine kurulu hem fiziksel hem de ruhsal anlamda okunabilecek bir ‘açlık hikâyesi’ karşımıza çıkıyor.  Aslında benzer bir okumayı “Yaşlı Adam ve Deniz” için de yapabiliriz.  Hafiften Robinson Crusoe havası da var kitapta. Bengal kaplanı Richard Parker da, Cuma’nın hayvan formundaki ruh eşi olsa gerek. Pi, hayvan psikolojisi ve terbiyesi konusundaki yetkinliğiyle, Rudyard Kipling’in; “The Jungle Book /Ormanın Kitabı”ındaki vahşi hayvanlarla büyüyen Maugli karakterinden de esintiler taşıyor. Yok, yok yani…

           

Kahramanımız, Piscine Molitor Patel (kısaca Pi=3.14). Kendi deyişiyle, sadece Tanrıyı sevmeye çalışan, aynı anda hinduizm, islam ve hristiyanlık dinlerine inanan bir dünyevi. Daha 16 yaşında… Hayvanlarla bir münasebeti var. Babası da zaten hayvanat bahçesi yöneticisi. Hindistan’da yaşanan politik kargaşa ve belirsizlik, Pi’nin ailesini Kanada’ya taşınmaya itiyor. Hayvanat bahçesi kapatılıyor ve Nuh’un gemisi misali, Japon kargo gemisi Tsitsum’a yüklenen hayvanlarla beraber Kanada yolculuğu başlıyor. Talihsiz bir şekilde gemi batıyor. Kitabın ilk bölümünde, yetişkin Pi’den geçmişin hikâyesini dinliyoruz. Yazarımız, birinci tekil şahsın ağzından hikâyeyi kurgulayarak, kitabımızın geri kalanıyla ilgili ipuçları yakalamamıza olanak tanıyor. Pi’nin gemi kazasından kurtulacağını bu anlatım tarzıyla yakalıyoruz mesela. Ya da hayvanlara olan yakınlığından, hikâyemize eşlik edecek yeni karakterler çıkacağını kestirebiliyoruz.

 

Kitabın ikinci bölümünde; pasifik okyanusunda, bir filikadayız. Pi’nin ağzından  “İsa, Meryem, Muhammed ve Vishu adına, seni görmek ne büyük mutluluk, Richard Parker!” sözleri dökülüyor. Biraz da  çetin geçecek sınavı için kazandığı ruhani donanıma atıfta bulunarak… Richard Parker’la da bu vesileyle tanışıyoruz. 300 kiloluk bir Bengal kaplanı oluyorlar kendileri. Filikamızın başka konukları da var: Ayağı kırık bir zebra, Portakal Suyu isminde bir orangutan, sırtlan, hamam böcekleri ve fareler… Sonrası, kimi zaman cesaret isteyen bir okumayla geçecek, Pasifik okyanusunda 227 günün öyküsü.

 

Manguel’in dediği gibi; “Kurgu sanatının can çekişmekte olduğuna inananlar bırakın da şaşkınlık, keyif ve minnetle Yann Martel’in yazdıklarını okusunlar.” Gerçekten de, “Pi’nin Yaşamı”, iyi kurgulanmış bir kitap. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği, katmanlı bir anlatıma sahip. Çevirmenini de tebrik ederiz. Hikâyemizin, ‘O kadar kusur kadı kızında da olur’ kâbilinden ufak tefek kusurları da yok değil. Mesela, kitabın son bölümü, ilk iki bölümün ağırlığı altında eziliyor. Sona yaklaştıkça, büyü hafiften kayboluyor gibi. Kitabın girişindeki,  “Tanrı’ya inanmanızı sağlayacak bir öykü anlatacağım sizlere” sözleri epey iddialı. Keşke hiç söylenmeseymiş. Bu küçük eleştirilerimiz elbette devede kulak kalıyor. Bazı masalların mutlu sonla biteceğine dair hissiyatımızı güçlendirerek yüzümüzde bıraktığı sıcak tebessüm için Martel’e teşekkür ederek, hakkını gönülden teslim ediyoruz.


Categories: review

Bizsiz Dünya

Bir an için tüketim toplumunun bütün ‘sözde’ nimetlerini bir kenara bırakıp, sanal dünyada yaşattığımız sevgilerimize, güncel politika kaygılarına ara verip, gelin dünyamıza bir hoş sada niteliğinde ‘Bizsiz Dünya’da kısa bir yolculuğa çıkalım. Dünyamıza bıraktığımız ya da bırakacağımız yara izlerinin, ‘sevgi!’ işaretlerimizin, düşüncesiz eylemlerimizin izlerini sürelim. Bakalım dünyamız nasıl sarıyor bu yaraların izlerini? Ya da sarabiliyor mu?!

Alan Weisman, The World Without Us (Bizsiz Dünya) isimli kitabında, insan ırkının bir anda dünyadan silinip gittiğini var sayarak, bizsiz bir dünyada ‘Neler olacak?’ sorusunun yanıtını; yakınımızda, uzağımızda, geçmişimizde, bugünümüzde ve geleceğimizde arıyor. Bizsiz Dünya, Weisman’ın 2005 yılında Discover dergisinde yayımladığı, ‘İnsansız Dünya’ makalesinin genişletilip, kitaplaştırılmış hali. 365 sayfada devr-i alem tadındaki bu eko-bilimkurgu, şimdiden 30 ayrı dile çevrilmiş ve kitabın film hakları da satılmış durumda. Filmi, ‘A Species’ Odssey’den tanıdığımız Jacques Malaterre çekecek. Senaryo da ‘İmparatorun Yolculuğu’ndan hatırladığımız Michel Fessler’e emanet. 

Weisman, kitabında bizlerle beraber, yakın gelecekte yaşanacak felaket ihtimaline karşı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde oluşturduğumuz korkularımızı da silerek, gerçeklerin dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Kitabın, bu kadar popüler olmasının alamet-i farikası da bu olsa gerek; yani kurgusu.

Bizsiz bir dünyada, doğanın bizim kendimizi beğenmiş mekanik üstünlüğümüzden aldığı intikam su yoluyla geliyor. Ne de olsa “Su akar yatağını bulur” atasözü boşu boşuna söylenmemiş. Betondan oluşturduğumuz çöllerimiz zamanla silinip gidiyor yeryüzünden ve çocukluğumuzda Grimm kardeşlerin masalını okurken gözlerimizin önünde canlanan sisli ormanlar belirmeye başlıyor.

Enerji çılgınlığımız da bizlerle beraber tarih oluyor pek tabii. Saatler içinde elektrikler kesiliyor, geceler binlerce, milyonlarca ve hatta milyarlarca önceki haline dönüyor. Yıldızlar amiyane tabirle cillop gibi görünüyor. Bu keyfi de kutup ayıları yaşıyor.

Özellikle İstanbul gibi büyük metropollerde; artan nüfusa barınak sağlamak için elimize geçenlerle inşa ettiğimiz binaların kısa sürede toprak olacağı kesin. En azından ‘bizsiz’ bir dünyada, deprem sonrası ölenler olmayacağı için, yas da tutmayacağız.

Kullan-at toplumunun harikaları, plastikler de yüzbinlerce yıl dünyamızın istenmeyen misafirleri olmaya devam edecekler.

Belki ironik ama savaş kimi zaman çevre için en olumlu etmen oluyor. Magosa ve Kore’deki askerden arındırılmış bölgeler savaşın bu ironik yanın en sağlam göstergeleri… Bir de insanın kanını donduran Çernobil örneği var önümüzde. Çernobil sadece buz dağının görünen yüzü… Hali hazırda çalışan nükleer reaktörlerin, çözüm bulamadığımız nükleer atıklarına ne demeli? Yarılanma ömrü neredeyse insanlık tarihiyle eş değer zenginleştirilmiş radyoaktif maddeler, radyoaktif atıklar, nükleer bombalar geleceğe bırakacağımız en korkutucu miraslar. Biz yok olduktan yüz binlerce ve hatta milyonlarca yıl sonra bile bu maddeler radyasyon yaymaya devam edecekler maalesef. Bu mirasa biz Türkiyeliler’in katkısı ne olacak diye sorarsanız? Adana İncirlik’te konuşlandırılmasına izin verdiğimiz 100’e yakın nükleer bomba ve şimdilik “Nükleer santral olmazsa olmaz!” çığırtkanlıklarımız. Bu çığırtkanlık gerçeğe dönüşürse, bu eylemimizin dünyaya maliyeti; her nükleer reaktör için, bir yıl içerisinde yaklaşık 30 ton yüksek seviyede, 300 ton orta seviyede ve 450 ton düşük seviyede radyoaktif atık olacak.

Bu arada beraber yaşadığımız canlılardan bazılarının bizleri özleyeceği kesin. Bizim bedenimizde yaşayacak şekilde evrimleşmiş olan ‘saç biti’ herhalde bunların başını çekiyor. Saç bitinin erkek kardeşi ‘beden biti’nin de en az saç biti kadar bizleri özlemle anacağı kesin. Eh, bu arada bedenimizin bilumum bölgelerinde yaşamaktan büyük zevk duyan 200 bakteri de cabası… Bu arada yokluğumuzda bayram edecek canlılar da var elbette. Bizleri esefle hatırlayacakların başında sinekler ve kobay fareleri geliyor.

Bir de Voyager uzay aracıyla beraber uzaya gönderdiğimiz; içinde DNA diyagramları, çocukların ve şehirlerin resimleri, Chuck Berry, Bach, Lois Armstrong ve Mozart’ın Sihirli Flüt operasından ‘Gecenin Kraliçesi’ aryasının da yer aldığı, 26 müzik parçasını barındıran bir diskimiz var. En azından bizden sonra birilerinin bu diski bulup, bizleri sevgiyle anacağı düşüncesi romantik bir teselli olsa gerek.

Dünyada her şey, ama her şey, hatta dünyanın kendisi bile yok olduktan sonra, geriye ne kalıyor diye sorarsanız? Televizyon ve radyo dalgaları. En azından bugünkü bilimsel veriler ışığında…

Bu arada, kitabın son bölümü, sanki bizim siyasiler için yazılmış. Ne de olsa, “Ver Allahım ver, ver Allahım ver” kabilinden 3’ten az çocuk yapmayalım diyen birileri tarafından yönetiliyoruz. Gerçi bu söyleme, “Allah ıslah etsinden” başka ne denebilir bilemiyorum ama gelin biz adab-ı muaşeret kurallarını es geçmeden, sözün sahibine Bizsiz Dünya’nın son bölümünü okumasını salık verelim, ‘ıslah’ kısmını da Allah’a havale edelim.

 


Categories: Uncategorized